Adapazarı, bir hayalet şehre dönmüştü. Sabahın sekiziydi daha, felaketin beşinci saati. Yürekleri dağlayan kentte, yolların yarıldığını, evlerin katlandığını gördük.Adapazarı'na yaklaştıkça önce yolların yarıldığını gördük. Sonra da evlerin karton parçası gibi katlandığını. Caddelerde ilerlemek olanaksızdı. Adım başı çöken binaların enkazı kenti hayalet şehre çevirmişti.
Araçtan iner inmez genç bir kadın kolumu tuttu.
‘‘Yavrum bu binanın altında. Yalvarırım bir kepçe bulun bize.’’
Bir adım daha attım. Başka bir enkazın altında yatan genç, korkulu gözlerle olanları izliyordu. Bir bacağı ve kolu duvarın altında kalmıştı. Üstüne yığılan iki kata adeta teslim olmuştu. Sivil savunma ekipleri
bilinçli çalışıyordu. Her şeye rağmen şanslıydı o.
Sabahın sekiziydi. Felaketin daha beşinci saatiydi. Dayanıyordu.
Uzaklardan yaklaşan siren sesi yürekleri dağlıyordu.
Dört bir yandan merkeze ulaşan bu sese saatlerce dayanmak çok zordu.
Sokalarda yürüyen insanlar gördüm, hepsi de garip giysiliydi... Adamın üstünde siyah ceket altında sporcu şortu. İçi de çırılçıplak. Kolundaki mor eşofmanlı kadın gibi o da yalınayaktı. Kollarında çantaları yürüyüp gittiler.
Dükkánların camları patlamış, vitrinler bomboş.
Ekmek fırınlarından duman tütmüyor bu sabah.
ELMAS'IN ‘MAS’I KALMIŞ
‘‘Elmas’’ın ‘‘mas’’ı kalmış sadece. Sordum, Elmas Hotel'miş o yıkıntı. Altında iniltiler, bayrağı toz içinde. Birkaç saat önce orası 5 katlıymış,
200 kilometre boyunca E-5'in iki yanında da enkazlar gördük ama Adapazarı bir başkaydı.
Sabahın 3'ünde dolap kapaklarının o korkunç sesiyle uyanmıştım. Ne Allah'a yakarışlar, ne korkunun titreyen yaprağa dönüştürdüğü bacaklarımla depreme tanıklığım.
Meğer deprem böyle olurmuş.
Adapazarı Vali Konağı'nın önüne vardığımda manzara bambaşkaydı. Makamına giremeyen Vali Yener Rakıcıoğlu bahçedeki masasında ölü ve yaralı listesini tutuyordu. Dertlere çare aranırken ağlayan da pijamalıydı, koskoca vali de.
PAŞAM NE OLUR KURTAR ONU
‘‘Çocuğum bana tık tık ediyor. Paşam ne olur kurtar onu.’’
Kurtuluş Mahallesi Subaşı Sokak'tan gelen sesin buruk mutluluğuyla Vali'ye koşan kadının yüzünü güldürmek ne yazık ki çok zordu. Hani vinçler, grayderler, kepçeler?
‘‘Elimizde olanlarla çalışıyoruz. Gece 3'ü 5 geçe Ankara'yı aradım durumu söyledim. Adapazarı yok oldu dedim. Bir daha ses veremedik. Ne telefon, ne su, ne elektrik. Dünya ile bağımız koptu. Yollarımız kapandı. Yüzlerce ölümüz var. Binlerce yaralı. Ağır olanları vagonlarla İstanbul'a göndermek istedim tren yolu da yok oldu kapandı. Ben ne yapayım?’’
O sırada ağlayan bir yaşlı adam ‘‘Cenazeleri nasıl gömeceğim?’’ diye Vali'nin yanına yaklaştı.
Elini elinin içine aldı Rakıcıoğlu, onunla ağladı ve en kolay yolu gösterdi;
KIR KAPIYI BEZİ AL
‘‘Kefen bulamazsanız kırın bir dükkánın kapısını alın bezi. Parasını ben ödeyeceğim. Defin iznini de almana gerek yok. Muhtar onaylasın yeter. İzni verdim sana.’’
Sabah saatlerinde 300'ü bulan ölü sayısı karşısında başka ne yapılabilirdi ki.
Hastaneler dolup taşmıştı.
O anda helikopterler indi hayalet şehre. İçişleri Bakanı Sadettin Tantan, Devlet Bakanı Hasan Gemici ve Bayındırlık Bakanı Koray Aydın, eski Bakan Ersin Taranoğlu da manzara karşısında donup kaldılar.
Tantan, ‘‘Sadettin abiiii, kurtar kızımııı’’ feryadına ancak gözyaşıyla yanıt verebildi.
Elektrik yoktu ekmek çıkamıyordu. Odun fırınları önünde kuyruklar uzuyordu. Yiyecek için talan başlamıştı bile. Her enkazın altından gelen ‘‘tık’’lar bir umuttu ama nereye kadar? İkibine 5 kala, olanlar olmuştu.
Pınar TÜRENÇ
18 Ağustos 1999 tarihinde hürriyet gazetesinin websitesinden alıntıdır.












